Gökhan Birben, yöresine tek kelimeyle aşık ve tam bir doğa tutkunu, Karadeniz’in hırçın mavisini yeşilin sakinliğine katık eden, değerlerine müziğiyle sarılan bir sanatçı. Öyle ki, her fırsatta İstanbul’un kalabalığından kaçıp soluğu köyünde alır.
Gökhan Birben “Hey Gidi Karadeniz”, “Asa Sevdam” ve “Bir Türkü Ömrüme” adlı albümleri ile adeta dinleyicilerini Karadeniz yolculuğuna çıkartır. O Albümünü ilk kez dinleyen ve ne lazca ne de Hemşin’ce bilen kişileri,buğulu sesiyle söylediği Karadeniz türküleriyle ağlatmayı başarabilen bir sanatçı.
Arkadaşımız Dilek Aslan'ın Karadeniz müziğinin sevilen sesi ve yorumcusu Rizeli sanatçı Gökhan Birben ile yapmış olduğu özel röportaj.

D.A. Son albüm çalışmanız ne aşamada?
G.B. "Yeni albüm çalışmasına aslında bir kaç ay evvel start verdik ama henüz bitirme aşamasına gelemedik. Yaklaşık 6 aydır ben buralardayım.Kimse memlekette olduğumu bilmediğinden şehre her indiğimde hemşerilerim bana hoş geldin derler. Son albümüm yaptığım derlemeleri bir araya getirdiğim ve henüz bitirme aşamasına gelemediğim çalışma bir anlamada başlamış sayılıyor ama ne zaman stüdyoya girersem gireyim Mayıs Haziran albüm için mevsimi oluyor"
D.A.Bu kaçıncı albümünüz oluyor?
G.B. "Bu dördüncü albümüm oluyor. Ama sadece albüm çalışmasında müzikal bir kimlik edinmedim. Baştan bir konservatuar deneyimim oldu.Eskiden yapmam gereken çalışmalar vardı.Onları hep askıya aldık. Futbolla müzik arasında bir gelgit yaşadım ben. Dolayıısyla futbolu bıraktıktan sonra müziğe başladım. Bir albüm çalışması ile beraber on yıldır piyasadayım"
D.A. 4.albümünüzün içeriği nasıl?
G.B. "İstemiş olduğum çalışma hep bir önceki çalışmamın bir kademe üstüne çıkmaktır. Ama sonraları birazda müzikal konjektürün değişmesine göre, bazı şirketlerin zorlamasıyla değişiklikler yaptık. Mesela istemediğim şarkıları koymak zorunda kaldım. Biliyorsunuz TV lerde çıkan şarkılar genelde çok popülertüsü artan şarkılar oluyor. İkinci albümde de bir çok şarkıyı istemeden koymak zorunda kaldım. Benim istediğim çalışma hiç bir zaman bir, iki üçüncü albüm çalışması değildi. Tamamen buranın dokusuna özgü, buranın değerlerini işleyeceği çalışma olsun isterdim. Bizim çok kapalı kalmış bir kültürümüz var. Mesela bu bölgede çok farklı kültürel yapılar var. Dağlarda yaşayanlar, laz kesimi, Rize kesimi birbirine çok benzese de kısmi olarak ayrışan noktaları var. Benim yapmaya çalıştığım aslında buranın tam anlamıyla kendi dokusunu işlemekti. Bunu bir türlü yapamadım. Aslında üç albüm benim içime sinmiş bir çalışma değil. O yüzden bu son albüm çalışmasını biraz daha farklı yapmak istiyorum. Şöyle bir şey vardır. Çay içerken çaya şekeri çok koyarsın şekerli olur, az koyarsın şekersiz olur kararını vermek lazım. Bizim yaptığımız çalışmalarda da çok abartılar kullandık. Hiç olmadık yerlerde bazı müzik aletlerini koymak zorunda kaldık. Bu tercih ettiğim bir şey değildi. Bizim yaptığımız çalışmaların aslında tamamı diyebilirim onlarca insanın katkısıyla yapılmış çalışmalardır. Ben tek başıma inisiyatif koyupta böyle olsun deme şansım yok. Çünkü emek veren insanlarında bir anlamda belli bir yaptırımı olması gerekiyor. Ama bu son çalışmada kesinlikle kafamda oluşturduğum bir şablon var. Şarkıların kararını vererek, belki bir gitar bir tulumla, kemençeyle başka bir enstrümanla yapacağım şarkılar olacak. Tam anlamıyla Karadeniz dokusu olacak"
D.A. Son albümünüzde lazca parçalar olacak mı?
G.B. “Kesinlikle her albümümde olduğu gibi bu albümümde de olacak. Bunun yanında Hopa Kemalpaşa civarında yaşayan Hemşin türküleri mutlaka olacak. Bir dilin yok olduğunu papağanların dilinden çözmüş bilim adamları. Bu o kadar önemli ki, derin bir araştırma yapıyorsunuz, eski medeniyetleri araştırıyorsunuz. Ama biz elimizde var olan o kültür zenginliğini, o dili yok sayarak, dışlamaya çalışıyoruz. Ama bu bizim bir zenginliğimizdir. Karadeniz kendi içinde bir mozaik, başka bir dünya. Coğrafyasıyla, suyuyla, dağıyla, yeşiliyle o kültürel yapısıyla inanılmaz bir zenginlik. Bu zenginliğin içerisine horonlarımız var, baş bağlama adetlerimiz var, ezgilerimiz var, tulumumuz, kemençemiz var. Bunun içinde dilde olacaktır haliyle”
D.A. Kürtçe TV kanal kuruldu. Şimdi de Lazca TV kanalı kurulması gündemde buna nasıl bakıyorsunuz?
G.B. “Karadeniz kültürü tamamen Temel Fadime hikâyesine bürünmüş karikatürize olmuş, sadece oynayan zıplayan bir insan kimliği olarak gösteriliyor. Bu şekilde gösterilebiliyorsa bu birimde ortaya koyulur diye düşünüyorum. Bu insanlar bunu konuşuyor. Ben bazı türküler söylüyorum. Benim anneannemin ne kötülüğü olabilir, benim dedemin ne kötülüğü olabilir. Bu türküler yıllardır lazca olarak söylenmiş ya da Hemşince söylenmiş. Yani içinde ne kötülük var ki bunu böyle okumuş. Tabiî ki ard niyetle kullanmak isteyende olabilir. Ama sonuçta devletin yapması gereken görev de bunu engellemektir. Nasıl ki türkülerimi yaşatmak için bir dert taşıyorum, var olan kültürümü de yaşatmak zorundayım. O dili yaşatmak için bir derdim olmalı. Sadece sahneye çıkıp şarkı söyleyeyim paramı alıp gideyim mantığıyla asla yaklaşmam. Ben dedim ki “dere beni boğamaz” diye bir türkü okuyorsam bu derelerin varlığıyla söylediğim bir türküdür. Dere olmasaydı ben o türküyü söyleyemezdim. Dolayısıyla ben lazca bir türkü söylüyorsam bu kültürümüzün içinde bir zenginlik olduğundan dolayı söylüyorum. Bu kültürün kesinlikle yaşatılması gerekiyor. Bu talebi doğru buluyorum. Eğer Kürtçe yayın yapılabiliyorsa, İngilizce yapılabiliyorsa benim kendi öz dilimi kullanmak kadar olağan bir şey olamaz”.
D.A. Derelerden bahsettik. Günümüzde derelerden HES santralı yapılıyor ve derelerimiz yok olmakla karşı karşıya. Bu konuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?
G.B. “Bu konu için hiç iyi şeyler söyleyemem bu bir felakettir derim. TV de dün akşam bir program izlerken bir konuda savcıya bir şey soruldu. Savcı “aman aman, vah vah “ derim dedi. Yine TV de bir program izlerken bir hayvansever şöyle bir açıklama yapıyor. Diyor ki, bir köpeği insanlar öldürüyor ve kuyuya atıyor o köpeğin yavrusu var . O yavru annesinin yanına gitmiş onu koklamış ve orada hav hav hav demiş. Köpekler tersinden konuşmayı sever diyor. Yani o yavrunun söylemiş olduğu “vah vah vah” mış. Bizim bölgede santral kurulmaya çalışılıyor. Burada yaşayan insanlar için elektrik üretimi için yapılıyor. Biz bizden sonra hayata gelecekler adına karar veriyoruz. Milyarlarca yıldır yıkılamayan, yok edilemeyeni, kirletilemeyen dünyayı 30 yılda mahvettik.. Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız. İnsan onu önce kendine bir sorar. Biz insan olarak var olan her şeyi tüketiyoruz. Biz hayvandan daha akıllı değiliz. Çünkü hayvan doğadan ihtiyacı olduğunu alıyor ama insan çok öteye geçiyor. Biz insanlar hep günümüz için yaşıyoruz. Ben santrallere temelinden itibaren karşıyım. Nefes alıyorsak ve bu doğayı bu kadar seviyorsak, bu coğrafyaya aşıksak, bu coğrafyanın türkülerini yapıyorsak zenginliğimizdendir. Bu konuyla bağlantı olarak şunu söyleyeceğim; Karadeniz’den müteahhitlerin çıktığını söylüyorlar bu bence babasına dedesine ihanettir. Onun verdikleri toprakları para karşılığında satmaktır bu. Senden sonra bir nesil yaşayacak onlara da bir dünya lazım”
D.A. Son yıllarda Rize’de turizm canlılık kazanıyor. Sizinde bu ayın sonunda Ayder’de “kardan adam” şenliğinde bir konseriniz var. Rize’deki turizm olayına nasıl bakıyorsunuz?
G.B. “Yayla kültürümüz vardı. Çobancılık geleneği vardı. Bunu son zamanlarda turizm noktasına çevirdiler. Hayvancılık diye bir şey kalmadı. Ben açıkça söylemem. Gerekirse biraz kuşkulu bakıyorum. Bazı bölgelerde yöremizin çok gelişkin olduğu yörelerde etkinlik yaparken biraz korkuyorum. Mesela Aydere çıkacağız. Çıkıp orada konser yapacağız. Bana hep şunu derler, “Ayderi tanıt”. Sebebini sorunca Aydere ticaret yapanlar var bunların para kazanması gerekiyor. Bu parayı kimden kazanacak, gelen insanlardan. Gelen insanlar hangi zihniyetle gelecek. Yani o kültürel dokuyu yaşatmak için mi, o hayvancılık geleneğini ya da eski adetleri yeniden yaşatmak için mi, hayır ne için gelecek? Eğlenmeye, gezmeye gelecek. Turizm adı altında memleketimin bir çok yeri tahrip edildi. Ayder bir şehir haline geldi. Ben türkülerimde daha çok acıyı, sevdayı, doğaya olan hasreti işliyorum. Bundan on yıl önce gitmiş ve görmüş olduğum yerlerdeki ve on yıl sonra gidip gördüğümde ki felaketi orada resmediyorum. Karadeniz Bölgesi'nde yaylalarda turizm adı altında ciddi bir kirlilik var. Yaylaların rengi değişti. Benim kendi köyüm olan “Haçapit” oraya çöp aracı aldık. Irmakları temizledik. O kadar temiz oldu ki sanki o ırmaklar bana bakıp gülüyor. Ama bunu yapmak bir şeyi çözmüyor. Ben sahneye çıkıp tanıtım yaparken doğanın zenginliğini “yeraltında hasretini çektiğimiz cennetin yer üstündeki modelidir” diyorum. Benim kaygım var gidiş iyi bir gidiş değil. Ben cennetimizi koruyalım diyorum”
D.A. Albümlerdeki sözler size mi ait. Bu sözleri yazarken nereden ilham alıyorsunuz?
G.B. “Arşivleri araştırın. Bir hafta içerisinde yüz bin halk türküsünü çıkartabileceğiniz bir memlekette yaşıyoruz. Böyle başka bir ülke var mı? Batıya gittiğinizde mekanikleşmiş bir toplum var. Onlarda duyguları çok fazla derinlere inmez. Hakikaten yürekten gelen türküleri seslendiriyoruz. Türkülerimin birçok dörtlükleri bilinen dörtlüklerdir. Zaman içerisinde köydeki düğünler şehre inmeye başladıkça gençlerin değiştirdikleri bir motif almış. Oysa araştırmaya girdikçe bazı şarkıların dizelerinin birbiriyle benzeşmediğini görüyoruz. Şarkıların bütünü içerisinde bir hikâyesi vardır. Mesela dersinki “gürgen yaprağın sarı,yere düşmese bari”. İkinci dörtlüğe geçersin “ armut çiçekli armut, karşıya çifte çamlar”. Bu oradaki insanın doğayla dertleşmesidir. Bu sözlerin büyük bir çoğunluğu değişmiş. Fakat ben onları daha çok düzenleyerek, birbirine yakın temas kurdurarak, hikâyenin bütününü oluşturmaya çalışıyorum. Yazdığım türkülerde var. Yaylaya gide gide bu türküleri dinleye dinleye haliyle bizi de etkiliyor. Birçok dörtlüğü kendimiz yazıyoruz ama hiçbir zaman da kendi adetlerimizden ve eski geleneklerin dışına çıkmadan bu kalıbın içinde oluyor”
D.A. Avrupa’ya ne zaman açılıyorsunuz?
G.B. “Avrupa’ya birkaç konser için gittim. Aslında çok sık gitmememin nedeni var. Bende uçak fobisi var. Uzun yolculuklarda çok panikliyorum. Giderken ilaç alıyorum. Teklifler geliyor. Genelde Mart - Nisan aylarında memleket yeşermeye başlıyor. O zamanda yurt dışı konserlerine itibar etmiyorum bir anlamda red ediyorum. Tabiî ki gittiğim yerler oluyor. Bu albümden sonra o tarafa doğru bir yoğunluk olacaktır”.
D.A. Sinema ya da dizi filmlerde oynamayı düşünüyor musunuz?
G.B. “Hayır. Herkes kendi işini yapmalı. Bakıyorsunuz müzikle uğraşıyor, sunucu oluyor, sinema sanatçısı oluyor, spikerlik yapıyor. Benim kendi yapabileceğim iş, bu türküleri derleyip toplayıp bir anlamda topluma sunmak. Bunun yanında ekstra bir iş yapmanın gerekçesini ne olarak ortaya koyacaksın. Ticari bir kaygım olmuş olsaydı ben bu türküleri böyle yapmazdım. Ben bu olaya sıcak bakmıyorum. Şöyle bir örnek vermek istersem, kalp doktoru kalp ameliyatı yapacağına beyini ameliyat eder. Herkes yapması gereken işi yapacak”.

D.A. Gökhan Birben kimdir?
G.B. “Rize’nin Pazar ilçesinde doğdum. 12 yaşıma kadar köyümde yaşadım. Daha sonra İstanbul’a gittim.İki üç yıl değişik işlerde çalıştım. Sonra Fenerbahçe genç takımında oynadım. O dönemlerde Kadıköy Kuşdili Musiki cemiyetinde müzik eğitimi aldım. İstanbul’dan köye döndüğümde radyo programları yapmaya başladım. Radyo programlarında söylediğim şarkılar çok beğeniliyordu.Sürekli albüm çıkartmam için telkinde bulunuluyordu.Çocukken de annemden ve yaşlı teyzelerimden duymuş olduğum şarkıları tulumun tınısına yakın söyleme yeteneğine sahiptim. Daha önceden tanıdığım Rahmetli Kazım Koyuncu ve Kemal Sahir Gürel ile bir demo kayıt yaptım. Ardından “ hey gidi Karadeniz” isimli albüm çıkarttım. Bu albümün hazırlıkları sürerken Kazım Koyuncu’ ya “Gülbeyaz dizi filminin müzikleri teklifi sunulduğunda, yine bestesi rahmetli Kazım Koyuncu'ya ait olan “hey gidi Karadeniz”adlı benim seslendirmem bu şarkının büyük ilgi görmesi albümümün piyasaya çıkmasıyla büyük satış rekorları kıracağının göstergesi olmuştu”