Üç asırdır dünyaya Batılılar hükmediyor, dünyanın kanını emerek…
Kan, gözyaşı, tecavüz üzerinden yükselen ruhsuz bir uygarlık Batı uygarlığı.
Sadece Gazze’de 70 binden fazla masumun canlı canlı katledilmesi bunun ürpertici bir ispatı.
Yine 500 bin çocuğun çalınıp Amerika’da Epstein Adası’na götürülerek tecavüz edilmeleri, katledilmeleri, kanlarının içilmeleri, sonra da yamyam gibi etlerinin yenilmeleri nasıl barbar bir uygarlıkla karşı karşıya olduğumuzun ürpertici göstergeleri.
Bizim, biz Müslümanların aslâ hayal bile edemeyeceği bir vahşet bu!
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Batılıların kendilerini uygar, neredeyse kendileri dışındaki herkesi barbar olarak adlandırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor bu işte!
Bunu bütün dünya anladı ama Batı’ya tapan bizim ezberci, sığ, Batı’yı da İslâm’ı da derinlemesine anlamaktan âciz zavallı Batıcılarımız anlayamadı, anlayacak zekâya, ahlâka ulaşamadı henüz, ne yazık ki. Batı’ya taptıkları için duyma, düşünme ve eleştiri melekeleri körleşti. O yüzden dünyanın lanet okuduğu Batı’ya toz kondurmuyorlar hâlâ!
BATI UYGARLIĞI, “BAŞKALARI CEHENNEMDİR” DEDİ
Batılılar zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.
Sonuç; Batılı insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi; güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı / var olmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.
Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.
Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de ‘bilgi’yi güç olarak gördüler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirdiler. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “akıl tutkuların kölesidir” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan ‘oyun’u alt edebilirdi zira.
Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası!
Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması / survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak.
Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir,” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…
BATI UYGARLIĞI SORUNU: İNSANIN İRADESİNİN VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YOK EDİLMESİ
İnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun.
Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başardı, başarıyor ayrıca.
Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.
İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir.
“Batı uygarlığının gücü nedir?” diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisinin insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğu algısını bütün insanlığa kabul ettirebilmiş olmasında gizlidir.
İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.
İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.
İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.
Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir” derken… Değil mi?