Batılı Leviathan’a karşı İslâm-Rus ittifakına doğru mu?

Yusuf KAPLAN

Son çeyrek asra damgasını vuran iki entelektüel tartışma, Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezi ile Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi oldu. Londra’da doktora yaparken bu iki makaleyi de Batı’da yayımlanır yayımlanmaz hemen Türkçeye çevirmiş, o zaman sevgili Yalçın Çetinkaya’nın başında olduğu İzlenim dergisinde yayımlamıştık “Uygarlıklar Çatışması” başlıklı bir dosya hazırlayarak.

Sonra, bu tartışmayı (yaz tatillerinde ülkemize geldiğimizde Kayseri’de kurduğumuz Rey Yayınları bünyesinde) derleme bir kitap çalışmasıyla Türkiye’nin entelektüel efkâr-ı umûmiyesine sunmuştum. Ardından da Fukuyama’nın makalesini çevirmiştim.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ: “İSLÂM’LA SAVAŞ” STRATEJİSİ

Huntington, sonradan kitaplaştıracağı makalesinde, önümüzdeki süreçte, tarihin medeniyetler çatışması ekseninde şekilleneceğini, “İslâm’ın kanlı sınırları”nın dünyayı yeni çatışmaların, savaşların eşiğine sürükleyeceğini öne sürüyordu.

Her şeye rağmen dünya, İslâm’ın etrafında şekillenecekti: İslâm çağdaş tarihin gizli öznesiydi: Yeniden tarih sahnesine çıkma girişimlerini durdurabilmek için İslâm hedef tahtasına yatırılmış, terör örgütleri icat edilmiş, içeriden ve dışarıdan İslâm dünyasına karşı topyekûn bir savaş sahneye konulmaya başlanmıştı.

Huntington, İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkması ve tarihin akışını değiştirecek bir konuma ulaşmasının orta ve uzun vadede söz konusu olabileceğini, bunun önlenmesi için Çin-İslâm ittifakına aslâ izin verilmemesi, öte yandan da İslâm dünyasının içeriden kuşatılması gerektiğini söylüyordu.

İlk bakışta, gelinen nokta itibariyle Huntington’ın sözünü ettiği “tehlike” (İslâm’ın tarih sahnesine çıkma ihtimali) kontrol altına alınmış, icat edilen terör örgütleri bahane edilerek İslâm dünyası hem içeriden karıştırılmış hem de dışarıdan kuşatılmıştı. Çin, Batılı Leviathan tarafından uyutulmuş, yutulma sürecine girdirilerek başka bir yöne ve tabii kendi köklerine yönelme imkânları iptal edilmişti.

Fukuyama, liberalizmin zaferinin Batı uygarlığının nihâî zaferi ve tarihin son noktası anlamına geldiğini iddia etmişti. Ancak bu fikrinden kısa süre içinde çark etmekte gecikmeyecekti.

Şimdi, yeniden eski fikrine dönebilir Fukuyama: Hem İslâm dünyası kuşatılmış hem Japonya, Çin ve Hindistan Batılı Leviathan (seküler-kapitalist canavar) tarafından henüz tam olarak yutulmuş olmasa da yutulmak üzere…

İNSANLIĞI FELÂKETE SÜRÜKLEYEN BATILI LEVIATHAN’I KİM DURDURACAK?

Burada bizi ve insanlığı ilgilendiren yakıcı nokta şu: Tanrı fikrinin yitirildiği, hakikat fikrinin buharlaştığı, izâfî olan’ın / sahte’nin mutlaklaştığı, geçici olan’ın kalıcı olan konumuna yükseldiği, tabiatın dengesinin bozulduğu, ozon tabakasının delindiği, makinanın / aracın hükümranlığını ilan ettiği, insan türünün geleceğinin tehlikeye girdiği “posthuman” (insan-sonrası), “transhuman” (insan-ötesi) süreçte, insanlığın en kadîm, en köklü, en sahih değerlerinin tek savunucusu olarak varlığını sürdüren, bütün saldırılara göğüs geren İslâm hem Batı’dan hem de Doğu’dan büyük saldırlarla karşı karşıya…

Doğu’yu da yutan Batılı Leviathan’a direnen tek güç İslâm. Batılı Leviathan, seküler-kapitalizm’le bütün diğer kültürleri, medeniyetleri ve dinleri yok etti ya da fosilleştirdi. Hız, haz ve ayartı düzeni ile libidonun, para düzeni ile sermayenin hükümran olduğu postmodern dromokratik düzen; modern demokratik düzeni ve düzeneği yok etti; algı, modern düzenin kurucu ilkesi aklı çarmıha gerdi; insanlığı, varlığı makinanın, transhümanizmin hükümranlığına teslim etti.

İnsanı insanın kurdu olarak gören Hobbes gibi modern düşünürlerin temellerini attığı Batılı Leviathan’a “insan insanın yurdu, umudu ve ufkudur” diyerek “dur!” diyecek kaynak, yalnızca İslâm!

“BÖYLE NEREYE KOŞUYORSUN EY RUSYA?”

“Böyle nereye koşuyorsun ey Rusya?” diye sormuştu ünlü Rus romancı Gogol, Rusya’nın bir asır önce yaşadığı devrimlere, çalkantılara, kargaşaya, altüst oluşlara bakarak…

Ruslar, Müslüman olsalardı sadece İslâm’ın değil, insanlığın kaderi çok farklı bir seyir izliyor olabilirdi. Ruslar, Müslüman olmadılar -henüz!- ama küre ölçeğinde yaşanan hâdiselere bakınca Rusların Müslüman olmasalar da Müslümanlarla birlikte olmakla, kaderlerinin Müslümanlarla, İslâm dünyasıyla, kısacası İslâm’la birlikte hareket etmekle şekilleneceğini görebiliyoruz.

Bazı toplumlar, tarih yapmaya yazgılıdırlar adeta: Gerek jeo-stratejik konumları, gerek jeo-kültürel imkânları ve derinlikleri, gerekse teo-politik kaynakları, bazı toplumları tarih yapmaya, tarihin akışının şekillenmesinde kilit rol oynamaya zorlar.

Cins bir adamdır Cioran. Romanya’nın yüzakı, dünyaya armağanı. Tarih ve Ütopya başlıklı kışkırtıcı kitabında Rusların “imparatorluk yazgısı”ndan söz eder. Şöyle tanımlar “imparatorluk yazgısı” kavramını: “kendi sorunlarını çözmekten ziyade başkalarının sorunlarını çözmek için sabırsızlanmak.” (Metis, 2020: 42).

İSLÂM-RUS İTTİFAKINA DOĞRU MU?

Ruslar, sorun mu çözüyor, sorun mu oluyor, tartışılır. Ama şu kesin: Ruslar, mazlum Müslüman toplumlara bir asırdır Batılılardan geri kalmayacak ölçüde kan kusturuyorlar. Türk cumhuriyetlerinde Rusya’yı da silkeleyip kendine getirecek evrensel değerlere, tasavvufî derinliğe, fikrî kuşatıcılığa sahip İslâm medeniyetine büyük darbe vurdular Ruslar ateizm saldırısıyla. Sonra da Suriye’de mazlum Müslümanların üzerine ruhsuzca ve acımasızca bombalar yağdırdılar.

Fakat hem Rusya hem de İslâm dünyası çok zorlu bir dönemeçten geçiyor. Çin ve Hindistan, İslâm düşmanlığını çok vahşî boyutlara vardırdılar. Rusya, Batılılar tarafından çok feci şekilde kuşatıldı. Türkiye’nin Rusya ile kurduğu ilişki küresel dengeleri altüst edecek, yeniden tanımlayacak boyutlar kazanabilir…

Bunun ipuçları da var. Türkiye, Batı ile ilişkilerini kendini merkeze alarak sürdürmeye devam ederken, Rusya ile de uzun soluklu stratejik bir ilişki kurabilir. Batı ve Hint-Çin bloğuna karşı İslâm-Rus bloğu inşa edilebilir.

Türkiye, medeniyet mefkûresi ile donanacak öncü kuşaklarını ve devlet aygıtını inşa edebilirse, sahip olduğu gücün sadece İslâm dünyasını değil, bütün mazlum dünyayı harekete geçirecek, etrafında toplayacak bir güç olduğunu, böylesi bir düzeye ulaştığını görecektir.

Türkiye’nin önce içeride bu öncü kuşağı yetiştirmesi, devleti devşirmelerden arındırması, gerçek sahiplerine, Anadolu çocuklarına iade etmesi gerekiyor.

İslâm dört bir taraftan kuşatılmış durumda.

Bu kuşatmanın yarılması sürecinde Türkiye’nin medeniyet iddiasıyla kuşanması ve ardından da güçlü ve sahici küresel ittifaklar arayışına soyunması şart.

Vesselâm.

İlk yorum yazan siz olun
OKUYUCULARIMIZIN DİKKATİNE !... Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.