Fanatizmin Çelik Pençeleri Arasında

Ali Osman AYDIN

Zaman zaman yazdığım yazılarda öne çıkan bazı fikirlerden dolayı elektronik postalar alıyorum. Bazılarının hiç de benim düşündüğüm gibi düşünmediklerini anlıyorum bu postalardan. Kimileri bu yüzden, yani onlar gibi düşünmediğim için çok kızıyorlar. Kimileri ağır suçlamalar yapıyor, ithamlar da bulunuyorlar… Umursamıyorum… Bütün o yazılanlara benimle aynı fikirde olmayan  ve olması da gerekmeyen kişilerin düşünceleri olarak bakıyorum. Evet kimse benim düşündüğüm gibi düşünmek zorunda değil, ama bende onlar gibi düşünmek zorunda değilim.  Ben kendi fikirlerimi söyleyeceğim, benim gibi düşünmeyenler de kendi fikirlerini… İnsan olarak birbirimizi anlamaya çalışacağız… Ve ortaya daha sağlıklı bir düşünce çıkacak… Ben buna inanıyorum.

Bunu şunun için söyledim. Metin Akpınar’ın Halk TV’de yaptığı o konuşmayı dinledim. Bana göre belagat şehvetiyle yapılan konuşmanın üslubu da, saptamalar da, “darısı kimin başına” ifadeleri de antidemokratik abartılı ve saçmaydı. Fakat insanları tutarlı ve makul konuşmaya zorlayacak bir yasa olduğunu düşünmüyorum… İnsanların yersiz, abartılı ve saçma konuşma hakları olduğu bir kenara, Akpınar’ın sözleri yeni şeyler değildi, benzerlerini bazı yayın organlarında okumaya alıştığımız türde klişeleşmiş tespitlerdi. Ben, darbe imasının, kutuplaştırıcı söylemlerin, düşmanlaştırmanın çok problemli olduğunu düşünüyorum. Kimden gelirse gelsin, insanların düşmanca duygularını okşamaya dönük bağnazca ve fanatikçe sözlerin karşısındayım. Sözlerin karşısındayım ama, söyleme özgürlüğünün değil… Akpınar’a vatandaş demokratik tepkisini göstersin ama işin içine savcılar girince ve iş mahkemelere taşınınca tuhaf bir durum çıkıyor ortaya. Dolayısıyla son birkaç gündür olup biten olaylardan, ülkenin ikliminin sertleşmesinden rahatsızlık duyuyorum. Yıllardır göz önünde olan insanların sabahın köründe polis gözetiminde savcılığa götürülmeleri gerektiği konusunda, savcıyla aynı şeyleri düşünmediğimi de söylemek istiyorum. Mesele bu kadar büyütülerek “istismar” alanı haline getirilmemeli bence. Ülkeyi fanatizm tüneline sokmaya çalışanlara fırsat verilmemeli.Fanatizme değil, anlayışa ihtiyacımız var…  

****

Bir diğer konu, Mustafa Öztürk… Popüler ilahiyatçı Öztürk, uzun süredir bir takım cemaatlerin hedefinde. Konferanslarında polislerin beklemesini gerektirecek kadar ciddi bir durum söz konusu. Yapmakta olduğu şeyi yapmaması ihtar ediliyor ve deyim yerindeyse susturulmaya çalışılıyor Öztürk... Öztürk’ün dini yorumlarını anlamaya çalışmakla birlikte bu yorumlara katılmadığımı söylemeliyim. Fakat  bir ilim adamı olan Öztürk’ün düşünce özgürlüğünü savunmam için fikirlerini tasvip etmem gerekmiyor. Mustafa Öztürk bırakın farklı düşünceleri olan biri olmayı, Allah’a, peygamberlerine inanmayan, Kur’an’ı reddeden biri de olabilirdi… İnsanlar kimsenin inandığı gibi inanmak, düşünmek durumunda değiller. İnsanlara “benim inandığım gibi inanacaksın” demek de, Allah adına onların inançlarını yargılamak da, “dinin tek doğru yorumu benim yorumum” derken gösterilen kendinden emin olma hali de bana pek doğru görünmüyor. Mustafa Öztürk kendi yaklaşımını ortaya koyar, onun yaptığı kritiği problemli bulanlar da kendi yaklaşımlarını... Tartışma tümüyle ilmi bir sahada medenice devam eder… İnsanlar da bu tartışmayı izler ve mümkünse istifade etmeye çalışır. işte bu kadar…Bunun dışında susturma, tehdit gibi fanatikçe yöntemlerin hiç de hayırlı sonuçlar doğurmayacağını bilecek kadar tarih biliyorum…  

MEDYA OKUR YAZARLIĞI DERSİ ZORUNLU OLMALI

18 Aralık Salı günü “Hayalet Ders ve Nafaka Kurbanları” adındaki yazıda özetle şöyle söylemiştim: 

“Medya Okur Yazarlığı dersi gayet güzel ve ümit verici bir uygulama olarak 2006-2007 eğitim öğretim yılında seçmeli olarak okutulmaya başlandı. Medya Okur Yazarlığı dersi, gözlerini dijital çağa açmış ellerinden telefon/tablet düşmeyen, YouTube’dan çıkmayan, sosyal medyada gezinen, aileleriyle saatlerce televizyon izleyen çocuklarımıza her gün maruz kaldıkları ekrana karşı, daha eleştirel ve daha sorgulayıcı olmayı öğretecekti.

Bu açıdan bakıldığında söz konusu ders, Coğrafyadan, Matematikten, Türkçeden daha az önemli bir ders değildi. Böyle kritik bir ders aslında zorunlu olmalıydı…

Fakat bu ders hayalet bir dersti. Yani kağıt üzerinde böyle bir ders var, ama gerçekte yoktu.” demiştik ve Milli Eğitim Bakanımıza şöyle seslenmiştik: “Yeni Eğitim Bakanımız hiç vakit kaybetmeden bu dersi zorunlu hale getirerek Anadolu’nun en ücra okullarına kadar yaygınlaştırmalı. Çünkü izleyiciler medya içeriklerine yönelik eğitilmedikçe yayınların kalitesi de değişmeyecek…”

Salı günü yayınlanan bu yazının üzerinden beş gün geçmeden bu çağrımıza Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı İlhan Yerlikaya’dan destek çağrısı geldi. Yerlikaya katıldığı bir programda: “Medya Okur Yazarlığının zorunlu ders olması gerekiyor." dedi. RTÜK Başkanına bu konudaki desteğinden dolayı teşekkür ediyorum…

Bu konuya tıpkı Yerlikaya gibi Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da destek vermeli. İletişim uzmanları tarafından verilecek Medya Okur Yazarlığı dersi okullarda zorunlu hale getirilmeli.

İlk yorum yazan siz olun
OKUYUCULARIMIZIN DİKKATİNE !... Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.