Yeni Türkiye için Başkanlık sistemi

İbrahim KARAGÜL

Hafta başı Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılan Bakanlar Kurulu toplantısı, olağanüstü dönemlerde cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesiyle aynı şey değil. Cumhuriyet tarihinde ilk kez halk tarafından doğrudan seçilen Cumhurbaşkanı, kabineye başkanlık ederken, aslında Başkanlık Sistemi’nin de ilk adımlarını atıyordu.

Cumhurbaşkanlarının Bakanlar Kurulu'na başkanlık etme örnekleri ve daha önceki Başkanlık sistemi tartışmalarıyla bugünkü durum arasındaki farkı iyi anlamak lazım. Tayyip Erdoğan’ın doğrudan seçilmiş olması ve Başkanlık sistemi için Türkiye’de köklü yapısal değişikliklerin yıllar içinde yapılabilmiş olması yeni bir durumdur.

Önceki cumhurbaşkanları dolaylı bir seçimle geldiler ve güçsüzdüler.  Başkanlık tartışmasını açsalar da sistemik yapı buna izin vermiyordu. O yapısal değişiklikleri, dönüşümleri yapacak irade ve güce de sahip değillerdi. Dolayısıyla boş, Türkiye gerçeklerine göre lüks tartışmalardı onlar.

Başkanlığa giden yollar açıldı

Ancak bu sefer bir gerçekle karşı karşıyayız. Somut uygulamalar, yapılan değişiklikler Türkiye’yi gerçekten bir tercihle karşı karşıya getirdi. Uzunca bir süredir, Erdoğan’ın yürüttüğü sistemik dönüşüm bugün için o yolu büyük oranda açmış görünüyor. Dolayısıyla ilk kez Başkanlık sistemi gerçekçi bir anlam ifade ediyor, amacına ulaşması da bu yüzden kuvvetle muhtemel görünüyor.

Tartışmayı demokrasinin daha da güçlenmesi ya da zayıflaması açısından değil de sistemin elverip vermemesi, Türkiye toplumunun buna hazır olup olmaması açısından yürütürsek, bugünkü ortamın bir ilk olduğunu görürüz ve tartışma daha rasyonel bir zemine oturur. İleri demokrasi tartışmaları açısından bakıldığında bile, örnek oluşturan bir çok ülkenin zaten böyle bir sistemle yönetildiğini görürüz.

Eğer Türkiye kamuoyu Erdoğan’ı doğrudan Cumhurbaşkanı seçmişse, bu tercihin “başkan” statüsü için de olumlu bir anlamı olduğunu kabullenmek gerekir. Görünen o ki, önümüzdeki dönem bu tartışmalarla geçecek. Kamuoyu, dünkü toplantı örneğinde olduğu gibi, bazı uygulamalarla bu sisteme hazır hale gelecek ve büyük bir ihtimalle de böyle bir değişime sıcak bakacak.

Erdoğan’ı bu yüzden durdurmak istediler

Olağanüstü bir karşı direnç de gelişecek. Zaten bu direnç, özellikle son iki yıldır Türkiye’yi krizden krize sürüklemiyor mu? Aslında Türkiye içi iktidar çatışması gibi gördüğümüz kavga tam da burada oluyor.

Gezi ayaklanması, Alevileri isyana teşvik, bu organizasyonda Batılı “dost” istihbarat teşkilatlarının fiilen işin içine girmesi Türkiye’deki dönüşümü ve geleceğe yürüyüşü durdurma mücadelesiydi. Bunu yaparken, sokak terörü üzerinden Erdoğan’a yönelik müthiş bir öfke ile kitleler provoke dilip, Erdoğan’ın itibarı hedef alındı. Türkiye toplumunun gözünden düşürülecek, Erdoğan’la birlikte bu büyük yürüyüşün öncüleri tasfiye edilecek, ülke yeniden Anadolu sınırları içinde hapsedilip 20. yüzyıla özgü bir ulus devlet şablonuna sıkıştırılacaktı.

Bir daha böyle şeylere teşebbüs etmemesi için de içerideki bütün farklılıklar çatışma alanına dönüştürülecek, ülkenin enerjisi yıllarca içeride tüketilecek, bu ülke belini doğrultamayacak, uluslararası sisteme yeni bir aktörün katılımının önüne geçilecek, Türkiye’nin nüfuz alanında kalan ülkelerdeki etkisi de boşa çıkarılmış olacaktı.

Yani hem Türkiye hem de coğrafya bu yeni siyasi yükselişten, güç birikiminden uzaklaştırılacak, vesayet ve hegemonya devam edecekti.

Türkiye çok tehlikeli bir oyun oynuyordu! Osmanlı’nın çözülmesinden sonra en büyük meydan okumayı yapıyor, coğrafyayı bu meydan okumaya çağırıyor, küresel iktidar denklemine güçlü itirazlar yükseltiyor, kendi toplumunu büyük bir mücadeleye ve dönüşüme hazırlıyordu... Başaramadılar. Türkiye kamuoyunun sağduyusu bu uluslararası komployu, bu Ukrayna senaryosunu bozdu.

Cemaat üzerinden Türkiye’yi vurdular

Hemen 17 Aralık devreye sokuldu. Gezi’deki seküler muhalefeti tek çatı altında birleştiren ancak başarılı olamayanlar muhafazakar bir yapıyı keşfetti. Hem de sistemin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş bir yapıyı harekete geçirdiler. Ağırlıklı olarak muhafazakar kitlenin destek verdiği bir iktidar kadrosu, muhafazakar bir cemaat üzerinden tasfiye edilecek, üstelik bu yapı Türkiye toplumu tarafından da yadırganmayacaktı.

Bu yönüyle 17 Aralık müdahale girişimi Gezi ayaklanmasından çok daha tehlikeliydi. Muhafazakar karakterli ve Ak Parti’ye ezici destek veren kitlelerin kafası karıştırılacak, “yolsuzluk” gibi onların hassas olduğu bir söylem kamuflaj olarak kullanılıp malum Türkiye senaryosu uygulanacaktı.

Erdoğan ve yakınındaki dar bir çevrenin işin farkına varması, şiddetli bir direnç göstermesi, kamuoyunun bu dirence destek vermesi ve medyanın bir bölümünün oyunu farkedip harekete geçmesiyle bu senaryo da boşa çıktı. Mısır senaryosu da böylece başarısızlıkla sonuçlandı.

Fırtınalı dönem ve o parantezi kapatmak

Seçimler yaklaşıyor. Üçüncü bir deneme daha yapılacağına dair endişeler var. Ne olacağını bilemiyoruz ama terör ve çözüm süreci konusundaki hassasiyetlerin en üst düzeye çıkarılması gerekiyor sanki. Çünkü 2015 seçimlerine kadar başarılı olamasalar Türkiye’ye müdahale alanları büyük oranda kapanacaktır. Bunun gayet iyi farkındalar ve zaman onlar için oldukça daraldı.

“Neden Türkiye ile bu kadar uğraşıyorlar” sorusunun cevabını aradığınızda aslında her şey ortaya dökülüyor. Başkanlık sistemine gidiş iradesi bile başlı başına bir müdahale sebebidir. Erdoğan ve ekibini tasfiye etme sebebidir. Türkiye, bütün değişimleriyle geleceğe hazırlanıyor. Yeni Türkiye’nin kurucu iradesinin etkisizleştirilememesi, 21. yüzyıla dönük Türkiye ve bölge hesaplarını büyük oranda değiştirecek, içinde bulunduğumuz bölgede bir siyasi güç havzası oluşturacaktır. Bu da birçoklarının alanını daraltacaktır.

Bu kadar hareketli, sarsıntılı bir coğrafyada ve kadermiş gibi görünenlerin kader olmadığının gösterilmesi gereken dönemde Türkiye’nin son derece kıvrak olması, dinamik olması gerekiyor. Karar mekanizmaları hantal bir Türkiye bu fırtınalı dönemi atlatamaz. Oysa fırtınayı atlatmaktan ziyade baş döndürücü bir tarihsel geçiş dönemine imza atmak istiyor Türkiye. 20. yüzyıl bizim için bir parantezse ve o parantez kapatılmak isteniyorsa, sistemik dönüşümün duraksamadan devam etmesi, kıvrak ve hızlı hareket edebilen bir devlet aklı ve mekanizmasının inşa edilmesi gerekiyor.

Ezberleri bozma zamanı

Başkanlık sisteminin bu dönüşümün en ileri aşaması olduğunun altını çizerek, bu fırtınalı tarih diliminde hızlı hareket edebilen bir ülke ihtiyacını da not edelim.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı bile tartışmaya açanların, ileri demokrasi örnekleri verip Başkanlık sistemine karşı çıkanların, o ileri demokrasilerdeki monarşik yapıları bari azıcık tartışma konusu yapmaları hiç değilse iki yüzlülüklerini gizleyecek bir adım olabilirdi.

Türkiye’de çok şey değişti. Daha çok şey değişecek. Mesele sadece ülkeyi yönetmek değil, varolanı idare etmek değil, önümüzdeki yıllarda ülke olarak çok zor kararlar vermek durumunda kalabiliriz. Artık sadece bir Anadolu devleti değil, Asya’nın, Afrika’nın derinliklerine kadar siyasi geleneğimiz içinde ortak tarihimiz olan bütün ülke ve toplumlarla yakın olan, onların meseleleriyle birebir ilgilenen bir Türkiye olacaksak, ezberlerimizi bozmamız, dilimizi ve bakışımızı değiştirmemiz lazım.

İlk yorum yazan siz olun
OKUYUCULARIMIZIN DİKKATİNE !... Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.