Türk Ceza Kanunu'nu Yazan Rizeli Ünlü Hukukçu Sözüer: Büyük Reformlarımız Paralel Yapı Tarafından Suikaste Uğradı
Rizeli ünlu hukukçu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, beraberinde aynı bölümde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapan Selman Dursun ile birlikte Rize Barosu tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlenen eğitim seminerinde “Türk Ceza Kanunu 6284 Sayılı Kanunda Kadın Haklarına İlişkin Düzenleme ve Uygulamalar” ve "Ceza Muhakemesi Kanunundaki Değişiklikler ve Seri Muhakeme Usulü" konulu eğitim semineri verdi.
.jpg)
Rize Barosu Sosyal Tesislerinde baroya kayıtlı avukatlara yönelik düzenlenen meslek içi eğitim seminerinde Türk Ceza Hukuku reformunun mimarı Prof. Dr. Adem Sözüer, yargıdaki büyük reformların paralel yapı tarafından büyük bir suikaste uğradığını belirterek, bu suikastı gidermek için reformlara sahip çıkmamız gerektiğini kaydetti. Paralel yapının 15 Temmuz darbe girişimi dahil ülkemize verdiği zararların halen devam ettiğini kaydeden Sözüer, “Bu bakımdan da hukuk devletinin ilkelerini yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı gibi ilkeleri ve etkin ceza adaleti, doğru ceza adaleti uygulamalarını daha süratle hayata sokmalıyız ki bu verilen zararları azaltabilelim ve bu zararlara son verebilelim” dedi.
Seminerine Türkiye'de kadına yönelik ve aile içi şiddetin öneminin çok iyi bir şekilde önlenmesi gerektiğinin anlaşıldığını ve parlamentoda bu konuda çok önemli kanunlar çıkarıldığını ifade ederek başlayan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, “Türkiye'de kadına yönelik şiddetin, aile içi şiddetin, ev içinde şiddetin çok etkin bir şekilde önlenmesi gerektiği anlaşılmış ve parlamento bu konuda çok önemli kanunlar çıkarılmıştır. Çünkü şiddetin uygulandığı ortamlarda ne sağlıklı bir aileden, ne de sağlıklı ilişkilerden bahsedebiliriz. Bu nedenle de Türkiye’de hukuk alanında çok önemli adımlar atılmıştır kanunlar anlamında.” dedi.
İstanbul Sözleşmesi ve İstanbul Sözleşmesi bağlamında şiddeti önlemeye yönelik 6284 Sayılı Kanunun bu bakımdan son derece önemli olduğunu kaydeden Sözüer, “Kanunların önemini belirtiyoruz fakat bu kanunlar hayata ne kadar geçiyor ve hayata doğru mu geçiyor? Bunlar ayrı sorunlar. Örneğin İstanbul Sözleşmesinin birçok hükmü tam olarak uygulanmıyor. 6284 sayılı kanun sık uygulanıyor fakat uygulanmasında gerçekten bazı sorunlar var. Şimdi bu kanunu iyi bir şekilde değerlendirip uygulamadaki sorunları gidermek gerekir. Yapılan birçok çalışmada, gerek 6284 olsun gerek İstanbul Sözleşmesi olsun iddia edildiği gibi Türkiye'deki boşanmalara sebebiyet verdiği gibi bir şey söz konusu değil. Aslında Türkiye'de nüfus artışına göre boşanmaların artıp artmadığı da ayrı bir tartışma konusudur. Fakat şiddeti önlemeye yönelik bir kanunun veya şiddeti önlemeye yönelik bir sözleşmenin boşanmaları arttırdığı boşanmalara sebebiyet verdiği iddiasının bilimsel bir temeli, gerçekliği de yoktur. Üstelik İstanbul sözleşmesi zaten birçok yönüyle uygulanmamaktadır.” diye konuştu.
.jpg)
Sözüer, Anayasanın öngördüğü şekilde aileyi koruyucu hukuki düzenlemelerin yapıldığını ancak bu konuda ailelerin ekonomik olarak güçlendirilmesi gerektiğini, örneğin çalışan annelerin ve babaların doğum sonrası bir iki ücretli izin alması, çocuk yuvalarının sayısının artması gibi güçlendirici tedbirlerin gerektiğini belirterek, “Anayasamızda aileyi koruyucu düzenlemelerin gereği yapılmıştır, Türk Ceza Kanununda aileyi yükümlülüklerin ihlali gibi suçlar getirilmiştir. Ailede bakım ve gözetim yükümlülüğüne aykırı davranışlar da suçtur. Fakat aileyi korumak bakımından özellikle üzerinde durulacak şey biraz öncede değindiğim aileyi güçlendirecek sosyal ve ekonomik tedbirlerdir. Çocuk sahibi olmak, evlenmek iş ve meslek hayatına atılan kadınlara engel olmamalı. Bu noktada kadınlara destek olacak politikalar uygulanmalı, kadınlar, ekonomide, siyasette çok daha etkin şekilde yer almalıdır. Dolayısıyla asıl sorunlu alanlar buralardır ve buraların çözülmesi lazım. Aynı şekilde 6284 şiddeti önleme ile ilgili kanun bakımından da alt yapıyı oluşturmalı, 7/24 çalışan ve uzmanların bulunduğu şiddeti önleme kurumlarını artırmalıyız. Örneğin bugün Rize'de bile şiddeti önleme merkezi kurulup faaliyete geçmemiş durumda. Yani bizim kanunlarda yazdığımız şeylerin hayata geçmesi için paraya bağlı yatırımların da yapılması gerekir. Bunları yapmadığımız zaman yanlış uygulamalar da kaçınılmaz oluyor. Halbuki şiddete uğrayan kişi özellikle aile içi, ev içi bir şiddet olduğunda böyle uzmanlarınca bulunduğu merkezlere gitse, orada uzman psikolog olacak, nasıl davranıldığını bilecek, gerekirse tedavisi tedavisi yapılacak ve orda da uzman hukukçudan destek alacak. Dolayısıyla böyle merkezlerde mağdurlara işlemler uzmanları tarafından süratle ve doğru biçimde yapılacak o zamanda uygulamadaki hatalar da azalacaktır. Biz şimdi bu merkezleri yaygınlaştırmadan, sağlam altyapı, personelle donatmasan kanunu da uygulamaya çalıştığımızda bir de yanlış uyguladığımızda bu sefer 6284 boşanmaları artırdı aileye zarar veriyor gibi şehir efsaneleri ortaya çıkıyor. Peki 6284'ün uygulanmasında hata yapılmıyor mu? Elbette ki yapılıyor. Şimdi 6284'ün temelinde şu iki önemli husus var. Bunlardan biri koruyucu tedbirler, yani şiddet mağduru olan kişiye yönelik koruyucu tedbirler. Bu koruyucu tedbirler şu ihtiyaçtan ortaya çıkıyor. Dövülmüş bir kadın veya başka bir aile bireyi gecenin bir yarısı evinden atılıyor, çaresiz bir şekilde polise gittiğinde, kaymakamlığa gittiğinde vb bir makama gittiğinde hemen bir koruyucu tedbir kararı almak gerekiyor. O gece onu bir yerde yatırmak lazım, yemesini, içmesini sağlamak lazım. Mağdur için böyle bir koruyucu tedbir gerektiğinde kanun diyor ki herhangi bir bilgi belge aramaya gerek yok. Mağdura ona git şuradan rapor al, belge getir demeye gerek yok o aşamada. Çünkü burada bir yaptırım değil mağdur için acil bir koruma var. Dolayısıyla kadının beyanın esas olduğu, tartışılmadığı yer devletin bu tür yardımları yaptığı noktasındadır. Buna karşılık şiddeti uygulayana yönelik önleyici tedbirler de var kanunda. Uzaklaşma kararları, hatta tazyik hapsine varan kararlar. Bu tür yaptırım etkisi olan tedbirler söz konusu olduğunda tek başına soyut bir beyan yeterli olmaz. Neden? Kişinin özgürlüğünü sınırlamaya yönelik tedbirler alıyoruz ondan. Bir yaptırım uygulandığında ise hâkimin ortada bir şiddet konusu var mı yok mu diye bir delil elde etmesi gerekir. Ancak uygulamada maalesef böyle bir başvuru olduğunda sık sık koruyucu ve önleyici tedbirlerin hepsi tümü bir paket halinde yazılıp, uygulansın diye kararlar veriliyor ve sorun da buradan çıkıyor. Burada yer yer kötüye kullanmalar da söz konusu olabiliyor ancak bu olayları, bu yanlış uygulamaları gerekçe yaparak 6284 sayılı kanuna karşı çıkmak doğru değil, çünkü sorun bu kanundan kaynaklanmıyor. Kanunu açıp baktığınızda koruyucu tedbirlerde neyin yapılması gerektiği, önleyici tedbirlerde neyin yapılması gerektiği açık seçik yazılıyor. Hukukun temel kuralıdır. Birine bir yaptırım uygulayacaksa mutlaka bir delil gerekir. Delilsiz herhangi bir yaptırım uygulanmaz ama koruyucu tedbir de bunu aramıyoruz. Niye? Sadece zordaki bir insana yardım ediyoruz. Dolayısıyla bu bir yaptırım değil. O yüzden burada hakimler savcılar kurulu devreye girerek bu yanlış uygulamanın önüne rahatlıkla geçebilir, bunun önüne geçmeksizin kanuna yönelik kampanyalar yürütmek ve 6284'ü olumsuz yönde bir değiştirmeye yönelik veya etkisini azaltıcı uygulamalar, Türkiye'nin kadına yönelik şiddetin önlenmesindeki reformlardan çok büyük geri adım atmak olur.“ şeklinde konuştu.
.jpg)
Bugün Türkiye’de başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere tüm bakanlıklar, kamu kurumları ve meslek kuruluşları 8 Mart Dünya kadınlar günü vesilesiyle, kadına yönelik şiddette karşı büyük hassasiyet gösteren açıklama ve faaliyetlerin yapıldığının altını çizen Sözüer, İstanbul Sözleşmesinin de tam olarak uygulanmadığını belirterek konuşmasına şöyle devam etti: “Bakın hem TBMM hem Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar da kadına yönelik şiddet bakımından büyük hassasiyet gösteriyorlar, aydınlatma yapıyorlar. Evet, bunlar çok değerli ve çok önemli şeyler. Ancak bunların yanı sıra kanunların doğru uygulanması için 7/24 tek kapı sistemine göre çalışacak kurumların yaygınlaştırılmasına da ihtiyaç var. Bu alandaki en büyük eksikliğimiz buradadır. Şimdi İstanbul Sözleşmesi uygulanmıyor dedik. Bir örnek vereyim mesela. Yakın zamanda olan bir olay. Ne oldu? Kişi cezaevinden çıktı. Eski eşine öldürdü. Halbuki İstanbul Sözleşmesi ne diyor? Böyle kişi cezaevinden çıktığı zaman, boşandığı eşine haber ver diyor. Haber ver ki o da koruyucu bir takım tedbirler alabilsin. Ama aslında bu sadece kadına yönelik şiddet bakımından değil diğer suçlarda da böyle. Kişi cezaevinden çıktıktan sonra daha önce mağdur ettiği insanlara haber verilmesi başka uluslararası belgelerde de öngörülmüş. İstanbul Sözleşmesinde bunun altı çizilmiş. Gördüğünüz gibi çok önemli bir masrafı da gerektirmeyecek önemli bir madde. İnsan hayatını kurtaracak bir madde. Bu bile uygulanmadığı için yakın zamanda hayatını kurtarabilecek bir kadın, maalesef öldürüldü. Görüldüğü gibi İstanbul Sözleşmesinden zaten etkin biçimde uygulamıyor, tam olarak uygulamadığımız bir sözleşmeyi iki de bir sorunların kaynağıymış gibi gündeme getirip, sorunların çözümünü ertelemeye, dikkatlsri başka yere çevirmemize gerek yok.
Türkiye'de kadın erkek eşitliği, kadınlara yönelik şiddet ve ayrımcılığın önlenmesine yönelik olumlu gelişmelerin temelinde Türk Ceza Hukuku reformu var. Neden Türk Ceza Hukuku reformu var? Şundan dolayı. Türk Ceza Hukuku reformunun temel felsefesi kişi hak ve özgürlüklerini güçlendirmektir. Daha önceki dönenimde darbeleri ve onun getirdiği zihniyeti ve bürokrasiyi korumaya yönelik bir ceza hukuku anlayışı vardı. Yeni sistemde temel amaç vatandaşın hak ve özgürlüklerini korumaktır. Birey, kökeni, inanışı, cinsiyeti ve tercihleri ne olursa olsun hak ve özgürlükleri ceza hukuku korumasıyla güvence altına alınacaktır. Bu nedenle de kadınlara yönelik ayrımcı ve insan haysiyetini rencide eden düzenlemeler kaldırıldı. Örneğin, eski ceza kanunun döneminde kadınları tecavüzcüsüyle evlendirip, tecavüzcüleri cezadan kurtaran düzenlemelerin kaldırılması başta olmak üzere kadın hakları bakımında eski dönem ceza kanunundaki önemli meselelere çözüm getirilmiş ve gerçek anlamda kadın erkekliğini sağlayan düzenlemeler yapılmıştır. Eski dönemde cinsel suçlar, topluma karşı işlenmiş uçlar kabul edilirken yeni kanunda bu suçlar cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar olarak öngörülmüştür. Böylece önemli olanın bireyin dokunulmazlığı, onun tercihleri, onun kararı olduğu özellikle vurgulanmıştır. Bu düzenlemelerde ve Türk Ceza Hukuku reformunda kadın örgütlerinin son derece bir etkisi olmuştu.”
.jpg)
Ünlü hukukçu Prof. Dr. Sözüer, Türkiye’de şiddete karşı cezaların yetersiz oluşuna dair bir algı oluştuğuna ve cezaların arttırılmasını isteyen kesimlerin bulunduğuna dikkat çekerek, aslında mevcut cezaların ağır olduğunu ancak infaz edilmediğinden dolayı böyle bir algı ortaya çıktığını ve sık sık cezalar artırılsın talebi yapıldığına vurgu yaparak, “Bu kadar şiddet suçu işleniyor, başka suçlar da işleniyor. Peki cezalar ağır mı değil mi? diye bir tartışma ortaya çıkıyor. Özellikle ağır bir suç işlendiğinde cezalar arttırılsın diye ortaya çıkılıyor ama, Türkiye'de cezaların artırılması bir çok bakımından sisteme zarar veriyor. Adaleti sağlamıyor ve suç işlemekten de caydırmıyor. Cezalarımız yeterince ağır fakat bilinmeyen nokta şu: Biz bu ağır cezaları infaz etmiyoruz. Bugün bile birçok vatandaş bilmiyor. Mesela on yıla kadar hapis cezasına mahkum olanın- ki bu cezalar önemli suçlardan dolayı veriliyor- kapalı cezaevinde kalma süresi sadece bir ay. Bir ay sonra kapalı cezaevinden açığa geçiyor, açıktan da elini kolunu sallayarak gidiyor. İşte ondan sonra birçok olayda gördüğümüz gibi, örneğin yakın zamanlarda İstanbul'da ve Ordu'da işlenen cinayetlerde biri erkek biri kadın iki genç insan öldürülüyor. Bunlar kamuoyunun duyduğu. Başkaları da var. Ağır suçlardan ceza almış kişiler, iyi halli olup olmadığına bakılmaksızın, bir iki ayda kapalı cezaevinden, açığa çıkarıyor, esasen serbest budamıyoruz. Açık cezaevi, engeli olan bir cezaevi değil. Kapıdan çıkıp gidenin arkasından kimse koşmaz. Açığa geçen kişi elini kolunu sallayarak rahatlıkla gidebilir. Dolayısıyla şiddet suçlarında verilen cezalar infaz edilmedikleri için etkili olamıyor. Ama kağıt üzerinde baktığınız zaman mesela bir kişi dokuz yıl hapis cezası aldığında kanun derki altı yıl yatacak. Altı yıl sonra iyi halli olursa serbest bırakılacak. Ama biz ne yapmışız, cezaevleri doldu yer açılsın diye Kanunu yönetmelikle değiştirip, kanundaki dokuz yıl öyle bir hale getirildi ki bir ay yatıyor kapalıda zaten oradan da açığa geçiyor yani serbest kalıyor. Sonuç olarak Türkiye'de şu anda cezalar ağır fakat infaz edilmiyor. Bunu da vatandaş da bilmiyor, hatta Türkiye’yi yöneten siyasetçilerin çoğu da bilmiyor. Mesela yüze kezzap atılması olayında 12 yıl altı ay verildi. Bu dünyadaki en ağır verilen cezalardan biri ama herkese bu ceza az gibi geldi. Hayır, bu ceza yeterince ağır. Ama ceza uygulanmadığı için ceza etkin olarak sonucunu göstermiyor. Dolayısıyla bizim gereksiz yere cezaları arttırmamız bir sonuç vermiyor, caydırmıyor. Adil ceza, haklı ceza, orantılı ceza ve etkin olarak infaz edilen ceza etkisi olur ama siz cezayı kağıt üzerinde ağır gösterip infaz etmiyorsanız, o zaman herkesin yaptığı yanına kar kalıyor düşüncesi toplumda hakim oluyor.” dedi.
.jpg)
Cezaların uygulanmadığı müddetçe cezalarda arttırılmaya gidilmesinin suçları azaltamadığı gibi yeni sorunlara da yol açtığına dikkat çeken Sözüer, “Mesela biz 2014'te bazı suçlarda cezaları da infaz sürelerini de çok arttırdık. Sonuç ne oldu, Uyuşturucu maddeden dolayı cezaevinde on bin kişi vardı şimdi 80 bin kişi var. Ama hem uyuşturucu madde kullanımında bir azalma olmadı hem de cezaevinin nerdeyse üçte birini uyuşturucu madde suçu işleyenlerle doldu. Ama bu 80 binin çoğu uyuşturucu ticareti yapıp para kazanan değil uyuşturucu kullanan kişiler. Cezaevi nüfusunda ikinci sırada hırsızlık suçları var. Daha sonra,terör suçları, öldürme, cinsel suçlar, yağma, nitelikli yaralama, dolandırıcılık gibi suçlar var.
Cezaevleri, sadece bu 10 suçu işleyenle dolmuş durumda. Bunun sebebi bazı suçların hem ceza miktarını hem cezaevindeki infaz süresini artırmak. Bu hataları yapıyoruz,sonra oturuyoruz af çıkarıp, ceza evlerini boşaltalım diyoruz. Yani bu doldur boşalt sistemi. Türkiye'de geçmişte de uygulanmış hiçbir sonuç vermemişti. Dolayısıyla bizim acilen mevcut kanunlarımızı etkin olarak uygulamamız gerekiyor ve cezaevlerini doldururken yaptığımız hataları düzeltmemiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda cezaevlerindeki doluluk oranı sorunu çözülecektir.
Bir örnek daha vereyim. Cezaevlerinde 300 bin kişi var bunun 100 bini tutuklu. Halbuki bu kadar çok tutuklamaya gerek yok. Çünkü adli kontrolü tedbirleri var. Adli kontrol tedbirlerini etkin olarak uygulasak 50 bin tutukluluk sona erip, cezaevinde 50 bin tutuklu kalacak. Ama bizde kanunlarda söylenenin aksine tutuklama bir peşin ceza olarak uygulandığı için, tutuklama sorunu devam ediyor maalesef.
.jpg)
Daha vahim bir durum uyuşturucu kullanan gençlerimizi uyuşturucudan kurtarmak için tedavi yerine hapishaneye gönderiyoruz. Tedavi ile onlara yardımcı olabiliriz, ama bunun yerine biz onları cezaevine gönderiyoruz. Gençler uyuşturucu kullanıyorsa, bunun esas sorumlusu gençlere yönelik politikalardaki eksikliklerdir. Bunları gidermek ve kullanıcıları terapi ve tedavi merkezlerine yollamak yerine cezaevine koyuyoruz.
Halbuki 2014 öncesinde kullanıcı için tedavi ve terapi esastı. Bu esasa dönersek 50 bin civarında kullanıcı cezaevinden çıkmış olur. Yine birçok suçta infaz sürelerini artırdık dörtte üçe çıkardık. Bunları da önceki durumuna getirir üçte ikiye indirirsek, affa gerek olmadan hem doluluk azalır hem de etkin ve adil bir ceza adaleti sağlanır. Ceza alan kişilerin cezası infaz edilirken iyi halli oldukları gerçekten tespit edildikten sonra şartla salıverilirse, toplumda cezalar ‘ağır değil’ şeklindeki yanılgıyı da ortadan kaldırırız. Çünkü cezalarımız ağır ama dediğim gibi infaz etmiyoruz. Bazıları da ölçüsüz şekilde ağır. Ve de bu da adalet duygusunu zedeleyecek oranlara geliyor. O nedenle yapılması gereken şey birincisi son yıllarda belli suçlarım infazdaki artırımları, artırımdan önceki seviyesine çekmek, gençlerimizi uyuşturucudan kurtarma politikası olarak tekrar tedaviye yönelmek, tutuklanmadaki bu aşırı uygulama yerine etkin adli kontrol tedbirleri uygulamak suretiyle doluluk sorunu da çözülür. Bunun yanı sıra yapanın yanına kar kalıyor düşüncesini kaldırmak için, özellikle şiddet suçlarında, 9 yıl ceza verip bir ay yatırıp serbest bırakmamalıyız. Buna karşılık bir genç uyuşturucu madde kullandığında aslında kendini mağdur ediyor, tedavi etmemiz gerekiyorken yıllarca cezaevinde kalıyor. Buna karşılık örneğin fail bir kişiyi bıçaklamış ağır yaralamış 9 yıl hapis cezası alıyor, başkasını mağdur ediyor ama bu dokuz yıla mahkum edilen kişi kapalı cezaevinde bir ay kalıp sonra bırakılıyor. Böyle büyük bir dengesizlik var. Bu dengesizliğin giderilmesi lazım. Bu nedenle sistemi ve dengeyi bozucu yeni ağırlaştırmalar veya eşitlik ilkesine aykırı düzenlemeler yapılmamalıdır. Her düzenlemede eşitlik ilkesine mutlaka uyulmalıdır. İnfaz sürelerinde indirip yapılırken bazı suçlar istisna tutulursa bu anayasaya aykırı olur.
Ama son zamanlarda hem sisteme hem anayasaya aykırı düzenlemelere şahit olmaktayız. Örneğin en son sisteme ve anayasaya aykırı olarak bir Seri Muhakeme Sistemi getirildi. Burada kişinin savunma hakkı yok, kollukta avukatı yok, savcılıktaki bilgilendirme de avukat yok üstelik sonuçta hapis cezasını da savcı veriyor. Halbuki bizim anayasamızda bu yargısal yetkiyi ancak hakim kullanabilir. Biz hiç olmayacak bir şeyi yaptık, sadece hakime ait hüküm kurma yetkisini savcıya verdik. Hatta bir anlamda polise verdik. Bu seri muhakemede anayasaya aykırı düzenlemeler vakit geçirilmeksizin bu düzeltilmesi gerekir.” diye konuştu.
.jpg)
Türkiye'de 2004-2005 yıllarında yapılan reformlara paralel yapı tarafından adeta suikast yapıldığını ve paralel yapının verdiği zararların halen devam ettiğini ifade eden Türk Ceza Kanunu'nu hazırlayan hukukçular arasında yer alan Prof. Dr. Sözüer, ülkede hukuk fakültelerinin çoğalması sonucu artan avukat sayılarına da dikkat çekti ve Türkiye’de nitelikli hukukçu yetiştirilmesinin gerektiğinin altını çizerek devlet sınavı getirilmesi gerektiğini bu sınavı kazanların ücretli bir hukuk stajı yapmalarını, bu stajdan sonra hakim, savcı avukat meselelerine girilmesi gerektiğine vurgu yaparak, şunları kaydetti: “Rize’de de tabii ki avukat sayısı arttı. Bütün barolarımız da arttı. Bizim nitelikli hukukçu yetiştirebilmemiz objektif bir devlet sınavı ve gerçek anlamda bir hukuk stajı olmalı. Bu stajda gerçek bir çalışma için herkes ücret almalı çalıştığı için. Çünkü bu hukuk stajındaki çalışma kamusal bir görev niteliğinde olacaktı. İşte bu aşamayı da başarılı şekilde bitirmiş ve iyi yetişmiş insanları hakim, savcı, avukat yapmalıyız. Bu durumda referans sistemi de kaldırılmalı tek ölçüt liyakat olmalı. Hukuk stajı neden ortak olmalı?Çünkü sonuçta hakim, savcı, avukat yargı fonksiyonunun ayrılmaz bir parçası, ama şu anda avukatlar çok dışlanmış gibi görünüyor. Seri Muhakeme Usulü daha da büyük bir dışlama getiriyor. Her rejimde hakim savcı vardır ama demokratik hukuk devletinde etkili avukatlık vardı. Etkili avukat varsa o rejimde demokratik hukuk devleti vardı. Niye? Çünkü gerçek manada savunma vardır orada, savunma mesleği vardı. Bu yüzdendir ki bu dönemde 2005'ten itibaren savunmayı güçlendiren büyük reformlar, paralel yapı tarafından büyük bir suikaste uğradı. Paralel yapının yaptığı bu suikastların zararlarını gidermek için de reformlarımıza sahip çıkmamız lazım. Bizim hukuk devletinin tüm gereklerini etkin şekilde uygulamamız lazım. Paralel yapı ve FETÖ'nün 15 Temmuz kanlı darbe girişimi dahil ülkemize verdikleri zararları ortadan kalkmasını istiyorsak, hukuk güvenliğini, arttırmalıyız.
Bu bakımdan da hukuk devletinin ilkelerini, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı gibi ilkeleri ve doğru ceza adaleti uygulamalarını süratle ve daha etkili olarak hayata sokmalıyız.”
Sözüer, Türk Ceza Hukuku reformuyla kadın haklarında da önemli ilerlemeler sağlandığını belirterek, soru cevap şeklinde programına devam etti.
.jpg)
Sözüer’in ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Selman Dursun, Ceza Muhakemesi Kanunundaki Değişiklikleri ve Seri Muhakemedeki sorunları anlattı.
Seri muhakemede gerçek bir muhakemenin bulunmadığını ve kişinin hukuki yardım almadan ve avukatı olmadan sürecin ilerlemesinin savcının hüküm vermesinin temel ilkelerle bağdaşmayacağını kaydeden Selman Dursun, seminerine soru cevap şeklinde devam etti.
Seminerin sonunda Rize Baro Başkanı Av. Ümit Peçe, seminerin oldukça doyurucu ve bilgi yüklü olduğunu belirterek, verdikleri değerli bilgilerden dolayı Adem Sözüer ve Selman Dursun’a teşekkürlerini ileterek günün anısına Sözüer ve Dursun’a plaket takdiminde bulundu.
Program hatıra fotoğraflarının çekimiyle sona erdi.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
